Ana içeriğe atla

Teoman Duralı'nın Mirası Üzerine


Şüphesiz  Prof. Dr. Teoman Duralı bu ülkenin görmüş olduğu en önemli fikir adamlarından biridir. Daha önce de belirttiğim gibi bana kalırsa cumhuriyet tarihi boyunca gelmiş tek gerçek sosyal bilimcidir. Bu yazımızın konusu da merhum Duralı'nın muhtelif konulardaki çeşitli görüşlerinin incelenmesi ve bunun doğru kavranmasının önemi üzerine olacaktır. Önce kısaca Teoman Duralı'nın kim olduğuna ve hayatına değinelim. 

 Teoman Duralı, 7 Şubat 1947 yılında Zonguldak'ın Kozlu ilçesinde, Almanca konuşan bir anne ile Almanya'da mühendislik eğitimi almış Türk bir babanın çocuğu olarak dünyaya geldi.[5] Babası Sabih Duralı, Langaza'da doğmuştur. Babasının babası, Langaza'da ağır ceza reisi, babasının dedesi ise Gümülcine müftülüğünü yapmıştır.[6] Sabih Bey, Cumhuriyet'in ilk neslinden olup köklü devlet kurumlarında görev yapmış bir mühendistir. Duralı, büyük dayısı Hasan Amca'nın da içinde yer aldığı, II. Meşrutiyet'ten itibaren süregelen siyasî, ekonomik ve sanatsal sohbetlerin yapıldığı entelektüel bir çevrede yetişti. Teoman Duralı, ilkokulu Zonguldak'ta, ortaokul ve liseyi Ted Ankara Koleji'nde tamamladı. 1973 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin felsefe bölümünden mezun oldu. Teoman Duralı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde öğrenciyken, Nermi Uygur'un teklifiyle 1975 yılında mezun olduğu bölümde asistan olarak göreve başladı.[9] 1977 yılında biyoloji felsefesi hakkındaki teziyle felsefe doktoru unvanını aldı. 1978 yılında Paris'te biyoteknoloji seminerlerine katıldı. Mayıs 1982'de yardımcı doçent, Ekim 1982'de biyoloji felsefesi üzerine yazdığı tezle doçent oldu. 1985 yılında ABD'deki Pennsylvania State University'de tamamladığı Kant'ın A Priori Bilgi İstidâdı başlıklı çalışmasının ardından 1988 yılında profesör unvanını aldı.

1992-1993 yıllarında Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi'nde, 1994 ve 2003 yıllarında Viyana Üniversitesi bilim felsefesi bölümünde, 1995-1997 ile 1999 yıllarında Kuala Lumpur'daki International Institute of Islamic Thought and Civilisation'da misafir öğretim üyesi olarak bulundu.[11] 1996 yılında, İstanbul Üniversitesi Araştırma Fonu'nun mâli desteğiyle Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde araştırma gezisine çıktı. Duralı, vefatından önce İstanbul Üniversitesi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi ve İbn Haldun Üniversitesi'nin felsefe bölümlerinde ders veriyordu. Ayrıca Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları Dergisi'nin yayın yönetmenliğini yapmaktaydı.Türkiye Bilimler Akademisi şeref üyesi olan Teoman Duralı, İngilizce, Fransızca, Almanca, Latince, Yunanca, İtalyanca, Felemenkçe, İspanyolca, Rusça ve Malayca dillerini biliyordu.


Teoman Duralı kimdir sorusuna ise kısaca Türk filozof, mütefekkir ve akademisyendir. Felsefe tarihi, biyoloji felsefesi, dilbilim, siyaset felsefesi ve savaş felsefesi gibi alanlarda çok sayıda kitap ve makale yazmıştır. Erken Cumhuriyet döneminde seküler ve pozitivist temelli millî kimlik inşasına karşı eleştirel bir yaklaşım geliştiren önemli düşünürlerden biridir. İstanbul Üniversitesi'nde felsefe ve biyoloji eğitimi almıştır. Diye tanımlamak mümkündür. Duralı'nın benliğine ve hayatına kısaca değindikten sonra onun düşünsel yaklaşımlarına eğilebiliriz. Önemli konularda kıymetli görüşlerini beyan eden Duralı'nın önemsediğim düşüncelerinden biri onun kavramlar ile tasavvur ilişkisini iyi bir noktadan yakalamış olması ve bunun izahını da oldukça tatmin edici bir biçimde yapmasıdır. Ne demek mi istiyorum ? Şöyle bir örnek üzerinden meramımı daha iyi anlatabilirim sanırım. " Orta Doğu " kavramını ele alalım. Bugün neredeyse hepimizin günlük hayatında kullandığı medyada internette sık sık kullanılan bir coğrafi nosyon ( tabi ne kadar coğrafi olduğu da ayrı tartışma konusu ). Peki nedir bunun olayı. Normal bir şekilde günlük dilde kullandığımız bu kavramın kendisi normal değil. Teoman Duralı bu konuda " Kardeşim insan hiç yaşadığı yere Orta Doğu, Yakın Doğu der mi ? " diyerek haklı bir şekilde tepkisini ortaya koymuştur. Gerçekten de Orta Doğu kavramının tarihsel gelişimine göz attığımızda şu gerçek ile karşılaşıyoruz : bu kavram başlangıçta Yakın Doğu olarak ABD ordusu ( terör ordusu) tarafından bölgeyi tanımlamak için kullanılmış ve zamanla Orta Doğu sözcüğüne evrilmiş. Kısacası Batı merkezli bir kavramdır bu. Başkalarının size taktığı etiketler üzerinden kendinizi dsğerlendirdiğiniz vakit bir bakıma varlığınızı yitirmiş olursunuz. Kendinize onların size baktığı gibi bakarsınız onların koyduğu sınırlar ve ölçüler içerisinde düşünürsünüz. Coğrafi olarak yaşadığımız bölgenin adı Batı Asya'dır. Bu kullanımı yaygınlaştırmak zorundayız. Nitekim Orta Doğu Teknik Üniversitesi isminde bir üniversitesi olan bir ülkede şapşallaşmamış bir toplum portesi arama çabası manasızdır. Bir diğer önemli mesele dil problemidir. Teoman Duralı'nın dil üzerine çeşitli çalışmaları ve muteber görüşleri bulunmaktadır. " Dil aklın dışavurumudur. " der Teoman Duralı. Bu irdelenmesi gereken bir konudur.  Nitekim zihindeki nosyonların karşılığı dilde gerçeklik bulur. Dil ile düşünce arasında doğrudan bir ilişki vardır. Kusurlu bir dil ile sağlıklı bir düşünce aktarımı yapılamaması Duralı'yı  felsefe ile dil ve dolayısıyla edebiyat arasındaki ilişkiyi daha tafsilatlı ele almaya yöneltmiştir. Edebileşmemiş bir dil ile felsefe yapılamayacağını belirtir Duralı. Türkiye'de felsefe gelişiminin sekteye uğramasını da haklı olarak buna bağlar. Mevcut Türkiye Türkçesi ile felsefe yapılamayacağını zira felsefi nosyonları karşılayacak sözcükler bu dilde bulunmamaktadır.  Bu hususta en önemli etken cumhuriyetin ilk yıllarında hayata geçirilen 1928 dil inkılabıdır. Nitekim dilin sınırlandırılması aynı zamanda düşüncenin sınırlandırılması anlamına gelmektedir. Türkiye'de bireylerin yabancı dil bahusus İngilizce öğreniminde yaşadığı sorunların temeli de yine burada aranmalıdır.  Teoman Duralı'nın bilhassa medeniyet tarihini iyi kavradığı kanaatindeyim.  Duralı yaşadığımız çağı domine eden uygarlık için " Çağdaş Küresel İngiliz-Yahudi Medeniyeti " adlandırması yapmıştır. Doğru bir adlandırmadır. 19. yüzyılda bu medeneyetin temsilcisi İngiliz imparatorluğu 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise bu misyonu Amerikan imparatorluğu üstlenmiştir. Ana ideolojisi sermayecilik olan bu medeniyet insanı beşer seviyesine indirgemiştir ( Teoman Duralı insan beşer ayrımını çok iyi yapar. ) Duralı bu medeniyetin insanı insan yapan kültür, ahlak, din, metafizik gibi tüm unsurlardan arındırıp onu salt fiziksel bir varlık olarak bunun da ötesinde insanı makineleştirmeye çalıştığını beyan eder. İnsandan ziyade beşer vardır bu medeniyet için. Ayrıca Teoman Duralı aynı isimde ( İngiliz-Yahudi Medeniyeti ) bir kitap da neşretmiştir. Duralı bu medeniyetin şimdiye kadarki tüm medeniyetler içinde en müstebit yani totaliter olanı olduğunu dillendirmekten de çekinmemiştir. En müstebit uygarlık olması gerçeğine karşın kendini en hürriyetçi ( Duralı özgürlük sözcüğünü tercih etmez ve absürd bulur. ) olarak sunan da yine bu medeniyetin kendisidir. Günümüzde çokça tartışılan diktatörlük kavramını bu paradigma çerçevesinde okumanın önemine dikkat çeker Duralı. Belkıs Kılıçkaya'nın programında " Onlara hizmet ettiğiniz sürece demokrat,hoşgörülü, medeni olursunuz onlara hizmet etmediğiniz takdirde ise diktatör,zorba, baskıcı olursunuz " diyerek bu meseleyi izah etmiştir. Bazıları bu konuyu anlamakta zorlanabilir. Örnek vererek daha iyi anlaşılmasını sağlayabiliriz. 11 Eylül 1973'te Amerikan desteği ile Şili'de bir askeri darbe gerçekleştiren, yönetime el koyan cunta lideri Pinochet ülkede binlerce insanın ölümüne sebep oldu, onun yönetimi altında ülke  cezaevlerinde muhaliflere ( özellikle komünistler ) yapılan en ağır ve iğrenç işkencelere tanık oldu. Tüm bu realiteye rağmen ABD liderliği onu sadık bir demokrat olarak resmetti. Gerçek şu ki Pinochet sadık bir demokrat olmasa da sadık bir Amerikan vekiliydi. Yine bir başka örnek Saddam Hüseyin 1980'li yıllarda İran'a karşı savaşırken ABD medyası onu kahraman olarak lanse etti fakat ne zamanki Saddam İsrail'e meydan okumaya başladı işte o zaman saddam diktatör oldu. Örnekler fazlasıyla çoğaltılabilir ancak bu iki örneğin Duralı'nın haklılığını göstermeye yeteceğini düşünüyorum. Duralı felsefe olmadan bilimin olmayacağını çünkü felsefenin bilimin yol göstericisi olduğunu öne sürer. Hatta onun nezdinde felsefe ve bilim ayrımı da yoktur. Felsefe-bilim diyerek ikisini birlikte eke alır. Felsefesiz bilimin, bilimsiz ise felsefenin olamayacağı savını müdaafa eder. Bugün tanık olduğumuz çoğu gelişmenin bilim olmadığını teknoloji olduğunu beyan eder.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

They Live ( 1988 ) film incelemesi

  Ah, bu gerçekten son zamanlarda izlediğim en iyi film. Aslında uzun süredir izlemeyi düşündüğüm ama devamlı ertelediğim bur film. Sonunda izledim ve gerçek bir başyapıt. Totaliter bir rejimde hakikati keşfedip sistemi yıkan kahraman konsepti burada fazasıyla iyi işlenmis. Bu filmde ana karakter gerçeği gösteren bir gözlük buluyor ve bildiği dünyanın bildiği gibi olmadığını anlıyor. Toplumun içinde insan şeklinde görünen ve sistemin sahibi olan uzaylıları ifşa eden bir gözlüktür bu. Film açıkça kapitalizmi tasvir ediyor. Bu sistemin koruyucuları ise uzaylı-robot olarak sembolize edilmiş. Karakter gözlüğü takmaya başladıktan sonra çevredeki çoğu insanın bu uzaylı kesiminden olduğunu farkediyor.  Reklam panolarında kapitalizmin mottolarını görmeye falan başlıyor. Filmin çekildiği konjonktür de oldukça önemli. 80'lerin ikinci yarısından itibaren, Reagan-Teacher yönetimlerinin özellikle reaganeconomics modeli ( serbest piyasa sisteminin sadece zenginlere değil yoksullara da refah...

Namık Kemal De Mason Çıktı.

Geçtiğimiz günlerde Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası'nın internet sitesinde gezinirken ( Evet son zamanlarda şu masonluk işine yoğunlaştım. ) Türkiyedeki ünlü masonlar kısmı dikkatimi çekti. Bu masonlar içerisinde de dikkatimi çeken Namık Kemal oldu. Hani şu milli eğitimin bize aydın,vatansever,ilerici,kahraman diye pohpohladığı şair Namık Kemal. Hiçbir zaman hazzetmemiştim bu adamdan ama bu kadarını da beklememiştim. Halbuki beklemeliymişim, Namık Kemal gibi bir adamın mason olmasından, siyonistlere uşaklık etmesinden daha sıradan daha doğal ne olabilir ki? Neticede kendisi en azgın Abdülhamid düşmanlarından biriydi. Biriydi demek yanlış olur birincisiydi. Nitekim İttihat Terakki denilen terör örgütü de masonlardan ve siyonistlerden müteşekkil bir teşkilat değil miydi ? O halde şaşırmaya ne lüzum var. 2. Abdülhamid siyonistler tarafından devrilmek istenen önemli bir siyasi figürdü. Tabi bu hakikati bile tartışmaya çalışan mankafalar ile aynı havayı teneffüs ettiğimizden ...

Donald Trump ABD'yı yıkmakla görevli bir Rus ajanıdır.

 20 Ocak 2025 Tarihi itibarı ile başkanlık koltuğuna oturan Donald Trump yıl boyu enterasan açıklamaları ve yaptıkları ile gündemden düşmeyen bir figür olarak konumu korudu. İşin ilginç tarafı Trump'un başkanlık koltuğuna oturduğu günden itibaren devletin neredeyse tüm kurumlarıyla kavga etmesidir. Kendisi yeri geliyor FED başkanını azarlıyor yeri geliyor Pentagonun köklü geçmişi olan yetkililerini görevden alıyor. Pentagon ile Trump'un daha önce de karşı karşıya geldiği olmuştu. Donald Trump ilk başkanlığı döneminde Suriye'den asker çekeceğini açıklamış buna mukabil olarak Pentagon'dan Suriye'den çekilmiyoruz açıklaması gelmişti. Neticede Suriye'den çekilme gibi bir durum olmadı. Bir düşünün bakalım. Sizce bu durumda ABD'yi başkan yönetiyor demek ne kadar gerçekçi olur ? Kurumsal yapının dominant olduğunu görüyoruz bu hususta. Bu tek başına ABD siyasetinde Pentagonun başkanlığının bir göstergesidir. Devlet içinde de bir güç mücadelesi vardır Pentagon, CIA, ...